Onlar Savaşa Hazır, Ya Biz?

Onlar Savaşa Hazır, Ya Biz?

Dünya devletleri son yıllarda hiç olmadığı kadar bir silahlanma yarışına girdi. Çok derin analizler ve kapsamlı tahlillere girmeden diyebiliriz ki bu “yarışın” bir kazanını olmayacak. Askerlik süreleri uzatılıyor, silahlanma bütçeleri büyüyor, her yeni doğan gün yeni savaş ittifakları ile uyanıyoruz adeta. Mekke Anlaşması mı istersin, AUKUS Güvenlik Paktı mı, İbrahim Anlaşması mı, yoksa artık ne lazımsa patron takımına… Ama bizim anlamamız gereken, bunca tantananın sulh için olmadığı.

Son beş yıl içinde Ukrayna ve Filistin, İran’da yaşanan savaş ve soykırımının iç içe geçtiği gerçeklik bize fatura olarak kabaca çeyrek milyon insan kaybını gösteriyor. Ki bu rakamlar sadece resmî ağızdan ifade edilenler. Bedenen ya da ruhen yaralananları ve yerini yurdunu kaybedenleri de bu hesaba katarsak karşımıza neredeyse 1 milyon insan hayatı çıkıyor.

Savaş, ne düşündüğünü umursamaksızın bir girdap gibi çekiyor insanları içine. Bu öyle bir girdap ki bir kere içine düştüğünde, okyanusta fırtınaya yakalanmış fındık kabuğundan bile küçük kalıyor kütlen. Söz anlamını yitiriyor, akıl tutuluyor, mantık rafa kalkıyor, basiret bağlanıyor; uzay boşluğunda tüm ışığı yutan kara delikler gibi bilgelik ve hakikate dair her şey yitip gidiyor.

Absürt filmlerdeki deli karakterler gibi “her yer karanlık olacak” diye sokaklarda bağırmanın veya zamanla kıyamet tellallığına dönen ve birilerini harekete geçirmek bir yana, insan aklının kıyısına köşesine dahi dokunmayan analizler, tahliller yapmanın gidişata çok bir etki etmediği aşikâr.

Yaklaşan yangın karşısında kovasını kevgirle doldurmaya çalışan yaşlı bir adamdan farklı değil durumumuz. Elimizdeki kevgir ile yekpare olmuş bedenimizin ritmi, soluk alışverişlerimiz ve hatta kevgiri tutan el bile değişse de sonuçta bir farklılık olmuyor. Alnımızdan damlayan ter dısında kovaya doldurabildiğimiz bir şey yok.Her geçen gün yaklaşan alevlerin ısısı ile daha da yalnızlaşıyor, geçici bireysel çözümlere gönül düşürür hâle geliyoruz.

Keçi ayaklı Pan’ın ıssızlıklarda yalnız kalmış fanileri korkutmak için hiç beklenmedik anda attığı çığlıklar ve kopardığı velvele, orduları bile dağıtırmış eski zamanlarda. Dünyanın dört bir yanından çığlıklar yükseliyor. Bir avuç kalmış bizler ise “ne yapmalıyız” diye bile soramıyoruz. Tüzükler, teamüller, yetersizlikler, amatörlükler ve mugalatacılar arasında yitip gidiyor aklın sesi... Halbuki ne tesadüftür ki bugüne benzer bir sıkışmadan insanlığın hatırı sayılır bir kısmı yüz küsur yıl önce “Ne Yapmalı?” ile başlayan bir ilk adımla çıkmıştı.

180 yıllık bilimsel sosyalizm birikiminin dünyanın dört köşesinde hayat bulan deneyimlerinin yarattığı hazineyi sermaye edinmek yerine, yer yer redd-i mirasa dönüşen bir kevgir metaforuna mahkûm kılınıyoruz. Bir avucu, içeride on, dışarıda yüz örgüte bölerek atomize olmamız ise işin en trajik yanı. Dışarıya etki edemiyoruz, anladık; peki içerideki dağınıklık için ne diyeceğiz? Aynı yöntemlerle farklı sonuçları bekleme kısır döngüsünden ne zaman sıkılacağız?

Tarih tekerrürden ibaret olmasa da perşembenin gelişi az çok çarşambadan bellidir. Şapkayı önüne koyup düşünmek için hâlâ geç değil; çok olmasa da zaman var. Tarih bize göstermiştir ki köleler Spartaküs’ü, köylüler Börklüce’yi ve işçiler Bolşevikleri çok iyi analizler yaptıkları için değil, cesaretlerinden ve doğrularına ölümüne sahip çıkmalarından dolayı takip etmişlerdir. Durgunlaşan su kokar; bundan dolayıdır ki sosyalizm mücadelesi sürekli devrimle içinde ilerler ve anlam bulur.

Sinan Bakır