Avrupa'da Esrar Yasal Ama Meşru mu?

Avrupa'da Esrar Yasal Ama Meşru mu?

Son yıllarda Avrupa’da esrar konusu yalnızca hukuki değil, kültürel ve siyasal bir dönüşümün de konusu haline geldi. Birçok ülkede cezaların hafifletilmesi, kullanımın belirli sınırlar içinde yasallaştırılması ya da kamusal alanda buna dair daha hoşgörülü bir dilin yerleşmesi, esrarı suç-ceza temelinde bir başlık olmaktan çıkardı; onu gündelik hayatın olağan bir parçası gibi sunan yeni bir iklim yarattı. Bugün artık tartışma çoğu zaman “zararlı mı değil mi” düzleminde değil, “zaten serbestleşiyor”, “kişisel tercih”, “alkolden farkı ne” gibi cümleler etrafında dönüyor. Böylece mesele, toplumsal ve siyasal içeriğinden koparılarak bireysel tercih alanına hapsediliyor ve topluma yediriliyor.

Asıl dikkat çekici olan ise bu normalleştirme dalgasının yalnızca liberal çevrelerde değil, kendisini anti kapitalist, sosyalist, ilerici, devrimci olarak gören gençlik kesimleri içinde de karşılık bulabilmesidir. Bugün birçok genç, esrar kullanımını artık sorgulanması gereken bir toplumsal olgu olarak değil, neredeyse savunulması gereken bir “özgürlük alanı” gibi değerlendirebiliyor. Oysa tam da burada durup düşünmek gerekiyor: Bir şeyin bazı ülkelerde yasallaşması, onu toplumsal eleştirinin dışına çıkarır mı? Bir maddenin cezai yaptırımlardan kısmen arındırılması yani yasallaştırılması, onun gençlik üzerindeki etkilerini önemsiz kılar mı ya da ona meşruluk kazandırır mı? Daha açık söylemek gerekirse: Gençliği düşünsel, ruhsal ve örgütsel olarak zayıflatabilecek bir olgunun normalleşmesi neden özellikle sistem karşıtı olması gereken çevrelerde bu kadar kolay kabullenilebiliyor?

Bu soruya yalnızca ahlakçı bir yerden değil, bilimsel ve toplumsal bir yerden yanıt vermek gerekir. Çünkü esrarı ve genel olarak uyuşturucu kullanımını yalnızca “kötü alışkanlık” diye tarif etmek de, yalnızca “kişisel tercih” diye savunmak da aynı ölçüde yüzeyseldir. Mesele, gençliğin hangi koşullarda yaşadığı, hangi toplumsal basınçlar altında biçimlendiği ve bu koşullar içinde hangi alışkanlıkların nasıl meşrulaştırıldığı meselesidir.

Bilimsel araştırmalar özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminin nörolojik ve ruhsal gelişim açısından kritik bir dönem olduğunu gösteriyor. Bu yaşlarda düzenli ya da sık psikoaktif madde kullanımı; dikkat, öğrenme, hafıza, karar alma ve dürtü kontrolü gibi bilişsel işlevler üzerinde olumsuz etkiler yaratabiliyor. Ruh sağlığı bakımından da tablo hafif değildir: kaygı, depresyon, bağımlılık eğilimi ve bazı durumlarda daha ağır psikiyatrik sorunlarla ilişki kurulmaktadır. Her kullanıcı aynı sonucu yaşamaz; her ilişki tek başına mekanik bir nedensellik olarak kurulamaz. Ama bu, ortada güçlü bir risk alanı olduğu gerçeğini değiştirmez. “Doğal”, “hafif”, “zararsız” gibi sözcükler, bilimsel açıdan savunulabilir tanımlar değildir.

Eğitim ve toplumsal yaşam bakımından da benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Çeşitli araştırmalar, ergenlik ve genç yetişkinlik dönemindeki kenevir kullanımının daha fazla devamsızlık, okul terk riskinde artış, akademik başarıda düşüş, eğitim sürecini tamamlama olasılığında azalma ve sonraki yaşamda işsizlik ya da güvencesizlikle ilişkili olduğunu gösteriyor. Burada önemli olan nokta şudur: Bilim bu ilişkinin her durumda tek başına ve yalın bir neden-sonuç bağı olduğunu söyle(ye)mez; ancak erken başlayan ve sıklaşan kullanım ile daha kötü akademik ve toplumsal sonuçlar arasında güçlü ve tekrarlanan bir ilişki saptar. Bu başlı başına önemlidir. Çünkü gençliğin düşünsel kapasitesini, sürekliliğini ve üretkenliğini aşındıran her etki, yalnızca bireysel yaşamını değil, kolektif yaşamı ve mücadeleyi de zayıflatır.

Ama burada durup asıl zemini de görmek gerekir. Gençliği uyuşturucu kullanımına iten koşullar gökten düşmez. Bugünün gençliği derin bir güvencesizlik içinde yaşıyor. Eğitim piyasalaştırılmış durumda; okul başarı için değil çoğu zaman elemeye, yarıştırmaya ve dışlamaya işliyor. Diplomalar geleceği garanti etmiyor. Barınma krizi, işsizlik, düşük ücretler, gelecek belirsizliği, ağır rekabet baskısı ve bireyselleşme gençliğin üzerine sürekli bir yük bindiriyor. İnsanların önüne kolektif çözüm yolları değil, bireysel kaçış biçimleri konuluyor. Sorunun kaynağı burada yatıyor. Gençliğin bir kısmı; yaşadığı sıkışmayı, anlamsızlaşmayı ve yorgunluğu maddeler üzerinden hafifletmeye yöneliyorsa bunda kapitalist sistemin payı belirleyicidir.

Fakat tam da bu yüzden uyuşturucuyu masumlaştırmak daha büyük bir yanlıştır. Çünkü uyuşturucu, bu düzenin yarattığı çürümenin yalnızca sonucu değildir; aynı zamanda o çürümeyi derinleştiren bir işleve de sahiptir. Yoksulluk, geleceksizlik ve yalnızlaşma içinde bunalan genci bir es geçme, görmezden gelme haline çağırır; ama bu hali, koşulları değiştirmez. Tersine, insanı o koşullarla mücadele etmekten alıkoyar. İradesi zayıflayan, dikkat ve süreklilik kapasitesi aşınan, toplumsal bağları gevşeyen, düzenli üretim ve örgütlü ilişki kurma gücü gerileyen bir gençlik, yaşadığı sömürüye ve baskıya daha az direnç gösterebilir hale gelir. Uyuşturucu bu anlamda yalnızca bir madde olarak ele alınamaz, bizzat toplumsal çözülmenin bir taşıyıcısıdır.

Tam burada normalleşme teorisinin nasıl işlediği görülür. Düzen, gençliğe gerçek bir gelecek sunamaz; ama geleceksizlikten doğan öfkeyi de açık bir siyasal hatta dönüşmeden soğurmak ister. Bunun yolu her zaman doğrudan baskı değildir. Bazen gençliği yalnızlaştırarak, duygusal ve zihinsel olarak parçalayarak, onu kolektif yaşamdan uzaklaştırarak da aynı sonuç elde edilir. Sürekli tüketen, anlık hazlara yönelen, kendisini uyuşturan, öfkesini örgütlü bir eyleme değil kişisel kaçış biçimlerine akıtan bir gençlik; egemenler açısından daha yönetilebilir bir gençliktir. Bu kapitalist hegemonyanın işleyiş mantığıdır. Toplumsal sorunların siyasal çözümü yerine bireysel tahammül mekanizmalarının öne çıkarılması tesadüf değildir.

Bu nedenle esrarın Avrupa’da belirli ölçülerde yasallaştırılması meselesine yalnızca “ceza hukuku reformu” diye bakmak eksiktir. Ceza elbette hiçbir zaman tek başına kazandırıcı bir yöntem olmamıştır. Gençliği korumak adına baskı aygıtlarını büyütmek, sorunu çözmek yerine başka biçimlerde derinleştirir. Ancak bunun karşısına konan serbestleşme çizgisinin otomatik olarak ilerici sayılması da ciddi bir siyasal körlüktür. Yasallaşma, bir maddenin toplumsal etkilerini ortadan kaldırmaz. Tersine, çoğu zaman onu sıradanlaştırır, risklerini görünmezleştirir ve özellikle gençlik içinde meşrulaştırır. Mesele tam da burada başlar: Toplumsal açıdan yıkıcı sonuçlar üretebilecek bir olgunun “zaten normal” ilan edilmesi, yalnızca hukuki değil ideolojik bir müdahaledir.

Bugün tartışılması gereken şey, bireyin neyi tüketip tüketmeyeceğinden daha fazlasıdır. Tartışılması gereken, gelecek olan gençliğin nasıl şekilleneceğidir. Daha yorgun, daha dağınık, daha yalnız, daha içe kapanık ve daha kolay yönlendirilebilir bir gençlik mi; yoksa daha bilinçli, daha dayanıklı, daha kolektif ve mücadeleci bir gençlik mi? Esrar kullanımına ilişkin tartışma tam da bu yüzden önemlidir. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca sağlık değil; bilinç, irade, süreklilik, toplumsal bağ ve siyasal kapasite meselesidir.

Kendisine adaletten, özgürlükten ve halktan yana bir yer biçen devrimci gençliğin bu konuda özel bir sorumluluğu vardır. Çünkü düzenin yarattığı her yıkımı eleştirirken, aynı düzenin gençlik içindeki çözülme biçimlerini “kişisel tercih” diyerek tartışma dışı bırakmak tutarlı değildir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, gençliği suçlamak ya da tepeden ahlak dersi vermek değildir. İhtiyaç duyulan şey, neden bu kadar çok gencin kaçış aradığını anlamak; ama o kaçışı meşrulaştırmamak, tersine aşacak kolektif iradeyi kuşanmaktır. İnsanları uyuşturucuya iten toplumsal koşullara karşı çıkmak ile uyuşturucunun kendisini eleştirmek birbirine zıt değil, birbirini tamamlayan tutumlardır.

Bu nedenle tartışmayı doğru yerden kurmak gerekir. Mesele ne bireysel zaaflarla açıklanabilir ne de salt özgürlük söylemiyle geçiştirilebilir. Esrar ve genel olarak uyuşturucu kullanımı, içinde yaşadığımız sömürü düzeninin gençlik üzerinde yarattığı yaraların bir belirtisidir; ama aynı zamanda o yaraları derinleştiren bir etkendir. Gençliği umutsuzlaştıran, yalnızlaştıran, geleceksizleştiren sistem ile gençliği bu koşullar karşısında uyuşmaya çağıran kültür aynı bütünün parçalarıdır. Bu yüzden gerçek tutum, ne kör yasakçılıktır ne de liberal normalleştirme. Gerçek tutum, beyinleri uyuşturmak üzerine kurulu kapitalist sistemde daha “uyanık” olmak ve onu parçalayacak özneler haline gelmektir!

Bugün bu tartışmanın özellikle Avrupa’da devrimci, sosyalist, ilerici olduğunu söyleyen gençlik çevrelerinde açılması gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca neyin yasal olduğu değil, nasıl bir yaşamı savunduğumuzdur. Kendine ve topluma yabancılaşmış, acısını yalnızca bastırmaya çalışan, öfkesini örgütlü bir güce dönüştüremeyen bir gençlik mi; yoksa yaşadığı karanlığı anlayan, onun kaynaklarını gören ve onu aşmak için birleşen bir gençlik mi? Sorulması gereken asıl soru budur.

Onur

Haziran 2026

Bu yazı ilk olarak İDHF Bülteni Haziran 2026 Sayısında yayınlanmıştır.