Bir Türkü!
Kadın, buğulanmış camı yaşlanmış elleriyle yavaşça sildi. Parmaklarının titrek izi, camın üzerinde kısa bir anlığına kaldı. Dışarı baktı. Sokaklar bomboştu. Oysa bir zamanlar bu sokaklar insan sesleriyle dolup taşardı; ülkedeki en ufak anti demokratik kalkışma bile protesto edilirdi.
Şimdi ise derin bir sessizlik çökmüştü her yere. Kadın bu suskunluk içinde ; direnmek adına öğrendiği her şeyi yüreğinin en korunaklı köşesinde saklamış, zamanın özünü kavramaya çalışıyordu.
“Ne oldu o insanlara?” diye geçirdi içinden.
“Nereye gittiler?”
Bir zamanlar zulmün üzerine yürüyen o kalabalıklar… Şimdi zulüm, dizginlerinden boşanmış bir hayvan gibi daha azgın, daha hoyratça saldırıyordu. Ama karşısında kimse yoktu. Ne bir ses, ne bir itiraz, ne de bir gölge…
İçten içe kadının içini kemiren sorular ağırlaştı:
İnsan, yalnızca hayatta kalmak için ne kadar eğilmeliydi?
Canını korumak uğruna, kendinden ne kadar vazgeçebilirdi?
Yaşamak, her şeyi sineye çekmek miydi gerçekten?
Yoksa insan, kendisine dayatılan her haksızlığı, her adaletsizliği kabullendikçe biraz daha eksilmez miydi?
Camın ardında uzanan boşluk, aslında sokaklardan çok insanların kendilerine dayatılan boyunduruğa boyun eğişlerini dile getiriyordu. Ve kadın, o boşluğa bakarken şunu fark etti. Bütün bu boşluğa sebep korkuydu. Sessizlik bazen korkudan doğar… ama eninde sonunda, o sessizliğin içinden bir ses mutlaka yükselir.
Ancak yaşamak adına katlanılan bunca küçülme aslında öldürenlerin saflarına katılmaktı.
Egemenler değil mi her şeyi yok eden? Kardeşliği, paylaşmayı, birbirini sevmeyi, insana güvenmeyi, insani tüm güzellikleri manevi değerleri yok etmelerinin yanında savaşlarla doğayı yok eden onlar, kadınları, çocukları öldüren onlar. Dünyayı nükleer silahlarla dolduran onlar, dünyadaki zenginliğin hepsi nerdeyse onların. İnsan haklarını, adaleti, hukuku yeri geldiğinde tanımayanlar yine onlar.
Şimdi bu sokakların ürkütücü sessizliği kimin iktidarını güçlendiriyor? Bu zamana kadar haramiler kendi saltanatlarını sürdürdüyse bu senin, benim susmamızdan her şeye boyun eğmemiz sayesinde oldu. Bizler sustukça kendi elimizle bu sömürü düzenin ayakta kalmasını sağlamış oluyoruz.
“Bir türkünün içinden geçer gibiyiz…” dedi kadın, bir direniş türküsünün
ve sesi, yenilmiş orduların yorgunluğunu taşıyan bir yankı gibi
gecenin derinliğine karıştı.
Gözlerinde biriken çağları
elinin tersiyle sildi—
ama o yaşlar,
yalnızca kendisinin değildi.
Bir yanım ağıt, dedi,
asırlardır dile gelmemiş acılarla toprağın altına gömülmüş halkım gibi—
çünkü bunca kahıra , bunca zulme rağmen
korkunun soluğunda bağdaş kuranların suskunluğu
bir zincir gibi vuruluyor gelecek güzel günlerin kapısına.
Bir yanım umut, dedi,
ve o an gözlerinde bir ateş parladı—
çünkü hâlâ var
karanlığı yaranlar,
düşmanın devasa kudretine karşı
bir kıvılcım gibi büyüyenler.
Onlar ki
diz çökmeyi reddedenlerdir,
onlar ki dört taraftan zorluklarla çepeçevre sarılsa bile bir an bile olsa pes etmeyenlerdir.
Elleri nasır, yürekleri çelik olanlar—
dişleriyle, tırnaklarıyla
tarihi yeniden yazanlar! Onlar ki sadece kendinden öncekilerin değerlerinde varolurlar.
Ve biz,
iki uçurumun kıyısında değil,
bir kavganın tam ortasında duruyoruz—
bir yanımız ağıtlarla yoğrulmuş,
bir yanımız güneşli günlerin aşkına yarınlar için bir meydan okuyuştur.
Çünkü bu yalnızca bir türkü değil—
bu,küllerinden doğmayı bilenlerin
bitmeyen destanıdır. "
Diye içinden geçirdi yaşlı kadın, sobada sönmek üzere olan ateşe bir kaç odun atmak için dizlerinin üstünde ellerinden aldığı destekle zar zor doğrulabildi.
Erdal Ekinci












