Onur yazdı; Gözaltı Saldırılarına Karşı Kurumlarımızı Sahiplenelim!

Onur yazdı; Gözaltı Saldırılarına Karşı Kurumlarımızı Sahiplenelim!

Avrupa’da yasal zeminde faaliyet yürüten demokratik kitle örgütleri, göçmen emekçilerin ve ezilenlerin birikiminden doğmuş; dayanışmayı, kolektif yaşam kültürünü ve sosyalist mücadeleyi büyütmeyi hedefleyen toplumsal dinamiklerdir. Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK) da bu zeminde politik faaliyet yürüten legal demokratik bir oluşumdur.

Bu tür kurumların varlığı; takvimsel eylemselliklerle, geleneksel hale gelmiş gece ve pikniklerle sınırlı değildir. Onlar aynı zamanda, dağınık bırakılmak istenen toplumsal kesimlerin bir araya gelme ihtiyacına yanıt olur; insanların yalnızlaştırıldığı kendisine yabancılaştığı, birbirinden koparıldığı kapitalist toplumda, “yan yana gelmenin” kendisini bir toplumsal güç haline getirir.

Bu perspektiften bakıldığında, ADHK’nın her yıl düzenli biçimde gerçekleştirdiği kolektif yaz tatil kampı, sıradan bir tatil organizasyonu olarak ele alınmamalı. Kampın öne çıkan yönlerinden biri kolektif olmasıdır: kolektif emekle kurulan (her ne kadar kolektivizm noktasında istenilen seviyede olamasa da), birlikte üretilen ve paylaşılan bir yaşam alanı… Bir diğer yönü ise insanların yılın yorgunluğunu sıcak bir ortamda, manevi anlamda, atmasını sağlamasıdır. İşçi ve emekçilerin ağır çalışma temposu, göçmenliğin yarattığı çok yönlü baskı, ırkçılığın gündelik yaşamdaki izi, ekonomik zorluklar, aile ve gelecek kaygısı… Tüm bunlar insanı sadece fiziksel olarak değil, ruhen de yıpratır. Kolektif kamp, bu yıpranmaya karşı birbirine dayanmayı (biribirinden güç almayı) örgütleyen; bireysel çıkışsızlığa karşı birlikte nefes aldıran bir zemindedir. Kısacası kampın özü; tüketim merkezli bireysel tatil anlayışına karşı paylaşımcı, dayanışmacı ve kolektif bir yaşam deneyimi yaratmasıdır ve bunu yaparken maddi çıkarı önceleyen tatil kampları gibi bir yıllık birikiminize ortak olmamaktadır.

Tam da bu nedenle, bu tür kolektif etkinlikler-kamplar saldırıların hedefi haline getirilmektedir. Çünkü sermayenin ve onun bir ideolojisi faşizmin en büyük korkusu, insanların bir araya gelmesidir. Bir araya gelen konuşur; konuşan düşünür; düşünen sorgular; sorgulayan itiraz eder; itiraz eden örgütlenir. Bu zincirin her halkası, baskının işleyişini bozar. O yüzden saldırıların hedefi tek tek kişiler değil; kişileri birbirine bağlayan ilişkiler, dayanışma ağları ve kolektif bilinçtir. Bugün kampa katılmayı, bir panelde bulunmayı, yasal bir eyleme katılmayı, yasal kurumların bayraklarını taşımayı “suç” gibi göstermek isteyen akıl, aslında şunu hedefliyor: meşru demokratik hakları kriminalize ederek en demokratik hak talebini dahi marjinalize etmek; insanları korkutarak yalnızlaştırmak; yalnızlaştırarak kontrol etmek.

Burada kritik olan, “terörize etme” ve “kriminalize etme” yönteminin nasıl işlediğini doğru okumaktır. Bu yöntem, üstte de belirttiğimiz üzere içeriğe bakmaksızın ilişkiyi hedef alır. Ne konuşulduğu, ne tartışıldığı, hangi amaçla bir araya gelindiği değil; kimin kimle yan yana geldiği, kimin kiminle temas ettiği, kimin hangi ortamda bulunduğu üzerinden bir “suç” üretme mekanizması kurulur. Böylece politik faaliyet sadece baskı altına alınmaz; aynı zamanda “kirletilir.” Bu kirletme, toplumun gözünde meşruiyet aşındırmaya dönük bir psikolojik harekâttır: “Bunlarla yan yana görünme”, “Bunlarla aynı etkinlikte bulunma”, “Bunlara selam verme”… Bu dil yayıldıkça, baskı mahkeme salonundan çıkar, sokağa ve gündelik hayata yayılır. İnsanlar birbirinden uzak durmaya başlar; dayanışma zayıflar; korku sıradanlaşır. En tehlikelisi de budur: korkunun sıradanlaşması.

Bugün yaşanan saldırılar ne ilktir ne de son olacaktır. Tam tersine, geri durdukça artarak devam edecektir. Baskı, geri çekileni “rahat bırakmaz”; geri çekileni daha fazla geri itmek için cesaret bulur. Çünkü geri çekilme, faşiste “başarabiliyorum, zatıf halkayı buldum” düşüncesini verir. Bu nedenle, “görünmez olursak kurtuluruz” yaklaşımı kısa vadede bir kaçış hissi verse de uzun vadede daha ağır sonuçlar doğurur. Kriminalizasyonun mantığı genişlemeye açıktır: bugün kamp suç saydırılmaya çalışılır; yarın panel; öbür gün yürüyüş; sonra bir fotoğraf; sonra bir paylaşım; sonra aynı toplantı ortamında bulunmak; ardından birini tanımak; en sonunda birine selam vermek… Bu bir “abartı” değil; ilişkiyi suç saymaya dayalı saldırı siyasetinin oturduğu mantıktır. Temas üzerinden suç üretmeye başlandığında sınır yoktur. Sınır, ancak örgütlü karşı duruşla çizilebilir.

Son dönemde geliştirilen yeni saldırı biçimleri de bu tabloyu tamamlıyor. Avrupa’dan Türkiye’ye, yakınlarını görmek ya da kısa süreli tatil yapmak için giden insanlar gözaltına alınmakta; yurt dışı yasaklarıyla fiilen Türkiye’de tutulmakta; adeta “açık hapishaneye” çevrilmiş bir ülke gerçeği içinde hareket alanları gasp edilmektedir. Bu, siyasi bir baskı ve şantaj mekanizmasıdır. İnsanların ailesiyle görüşme hakkı, seyahat hakkı, tatil yapma hakkı; devletin elinde bir sopaya dönüştürülür. Daha da önemlisi, bu baskı sürecinde insanlar ajanlaştırılmaya çalışılmakta; yurt dışı yasaklarıyla “Avrupa’daki haklarından mahrum bırakılmakla”, “oradaki yaşamının zorlaştırılmasıyla” tehdit edilerek teslim alınmak istenmektedir. Amaç, insanın iradesini kırmak, ilişkilerini koparmak, kurumlarından uzaklaştırmak, çevresiyle arasına korku duvarı örmektir.

Bu süreçlerin bir başka boyutu da burjuva hukuk düzenindeki çürümenin geldiği noktayı görünür kılmasıdır. Keyfilik, pazarlık, “dosya” üzerinden yürüyen ticari ilişkiler, rüşvet, kararların piyasada alıcıya sunulması… Bunlar burjuva adaletinin-ahlakının çürümüşlüğünün göstergesidir. Böyle bir ortamda hukuktan bahsetmek, en apolitik insan için dahi giderek anlamını yitirir; çünkü o çok güvenilen hukuk (burjuva hukuğu), hakların güvencesi olmaktan çıkıp baskının aracı haline gelmiştir. İşte tam da bu nedenle, saldırı sadece devrimcilere değil; topluma dönüktür. Hedef alınan kesimler bugün daha da genişleyerek çok daha fazla insanı kapsamaktadır. 

Bu tablo karşısında yapılması gereken, iki kanadı birlikte düşünmektir: Bir yandan mahkeme salonlarında ve sorgularda yürütülen savunma; diğer yandan toplumsal alanda örgütlenmeyi büyüten politik mücadele.

Birincisi, devrimci kurumlar-etkinlikler her koşulda mahkemede ve savcılık sorgusunda sahiplenilmelidir. Saldırıların temel hedefi meşruiyeti parçalamaksa, savunmanın temel hattı meşruiyeti güçlendirmek olmalıdır. Bu, bireysel kurtuluş eksenli, kurumdan uzak duran, mesafe koyan yaklaşımlarla başarılamaz. Çünkü mesafe koymak, çoğu zaman saldırgan aklın işini kolaylaştırır: Kurum yalnızlaşır, faaliyetler “şaibeli” gösterilir, toplum nezdinde “demek ki bir şey var” algısı pompalanır. Oysa yasal zeminde yürütülen faaliyetlerin meşruluğu açık ve net biçimde savunulmalıdır: Kamp bir dayanışma ve kolektif yaşam faaliyetidir; paneller, düşünceyi ifade etmenin ve tartışmanın demokratik biçimidir; yasal eylemler, meşru itirazın parçasıdır; yasal kurumların sembollerini taşımak, örgütlenme özgürlüğünün ifadesidir. Bu sahiplenme, tek bir kişinin kendini savunması değildir; toplumun meşru demokratik haklarını savunmaktır.

İkincisi, savunmayı sadece mahkeme salonlarına sıkıştırmamakla ilgilidir. Çünkü saldırı toplumsal alana yayılıyorsa, karşı duruş da toplumsal alanda örgütlenmelidir. Örgütlenme; derneklerde, işyerlerinde, okullarda, mahallelerde; dayanışma etkinliklerinde, kültürel faaliyetlerde, kamp alanlarında büyür. İnsanları bir araya getiren her zemin, korkuya karşı panzehirdir. Çünkü korkunun en büyük dayanağı yalnızlıktır; yalnızlığın en güçlü ilacı dayanışmadır. Bu yüzden kolektif kamp gibi faaliyetler sadece “hedef” değil; aynı zamanda “cevap”tır. Saldırının hedef aldığı şey dayanışma ise, verilecek yanıt dayanışmayı büyütmektir.

Şu noktada açık olmak gerekir: Saldırıların geriletilmesi, sadece “haklı olmakla” değil, haklılığı örgütlü bir güce dönüştürmekle mümkündür. Örgütlü güç, dayanışmayı kurumsallaştırır; saldırının egemenlere “maliyetini” yükseltir. Devletin baskı aygıtları, maliyetin yükseldiği yerde daha zor hareket eder. Toplumun geniş kesimlerinde teşhir olan bir keyfilik, açık bir hukuksuzluk, yaygın bir kriminalizasyon; sadece mağduru değil, tüm toplumu rahatsız eder hale geldiğinde saldırı daralır. Bu yüzden mücadele, kendi çevremizin sınırlarını aşan bir demokratik kamuoyu inşasını da hedeflemelidir.

Bugün gelinen yerde, “yarın birine selam vermek dahi suç olacak” kaygısı bir karamsarlık üretmek için değil; saldırı kazanacağı boyutu göstermek için söylenmelidir. Bu kaygıyı gerçekçi kılan şey, suçun içerikten koparılarak ilişkiye bağlanmasıdır. Eğer “aynı ortamda bulunmak” bile suçlama konusu yapılabiliyorsa, bu mantığın yarın daha da genişlemesi şaşırtıcı olmaz. İşte bu nedenle, savunma refleksi “içe kapanma” değil; “yan yana gelme” olmalıdır. Çünkü saldırı, insanları birbirinden kopararak kazanır; mücadele, insanları bir araya getirerek kazanır.

Özetle, bugün ADHK’nın ve diğer devrimci sosyalist örgütlenmelerin yaz kampına, panellerine, eylemlerine, flamalarına dönük saldırılar; sadece kurumları hedef alan operasyonlar değildir. Bunlar, meşru demokratik hakları daraltmaya; örgütlenmeyi kriminalize etmeye; dayanışmayı zayıflatmaya; insanları korkutarak yalnızlaştırmaya dönük bütünlüklü bir tasfiye saldırısının parçalarıdır. Bu saldırılar geri durdukça büyür, sessiz kalındıkça cesaretlenir, sahiplenme zayıfladıkça genişler. Bu yüzden geri çekilmek değil, sahiplenmek gerekir. Kurumlarımızı mahkeme salonlarında da toplumsal alanda da savunmak gerekir. Kolektif yaşamı, dayanışmayı, meşru demokratik haklarımızı büyütmek gerekir. Çünkü faşizmin en çok korktuğu şey, insanların birbirine temas etmesidir. Bizler bu teması suç saydırmayacağız. Kampı “terör” diye damgalamaya çalışanlara karşı kampımızı savunacağız: birlikte yaşama iradesini, ortaklaşmayı, dayanışmayı, insan kalma ısrarını. Panellere katılmayı, yürüyüşe gitmeyi, bayrak taşımayı, yan yana durmayı savunacağız. Ve en önemlisi: Yarın birine selam vermenin bile suç saydırılmak istendiği bir düzene karşı, bugün birbirimize daha güçlü selam vereceğiz, daha sıkı sarılacağız.

Onur

Bu yazı ilk olarak İDHF Bülteni Mart 2026 sayısında yayımlanmıştır. Okumak için tıklayın.