Göç ve Göçmenlik: Küresel Sermaye Düzeninin Ürettiği Zorunlu Hareketlilik

Göç ve Göçmenlik: Küresel Sermaye Düzeninin Ürettiği Zorunlu Hareketlilik

Göç olgusu, günümüzde egemen söylemlerin ileri sürdüğü gibi yalnızca bölgesel krizlerin, savaşların ya da bireysel tercihlerin sonucu olarak açıklanamaz. Aksine, dünya genelinde giderek artan göç hareketleri, küresel kapitalist sistemin yarattığı yapısal eşitsizliklerin doğrudan bir yansımasıdır. Bu bağlamda göç, tesadüfi ya da geçici bir durum değil; sermaye birikim süreçlerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan tarihsel ve toplumsal bir zorunluluktur.

Küresel ölçekte mevcut veriler, bu zorunluluğun boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. 2020 yılı itibarıyla dünya genelinde yaklaşık 281 milyon uluslararası göçmen bulunmaktadır ve bu sayı dünya nüfusunun yaklaşık %3,6’sına karşılık gelmektedir. Bunun ötesinde, 2023 yılı itibarıyla 110 milyondan fazla insan savaş, çatışma, zulüm ve insan hakları ihlalleri nedeniyle yerinden edilmiştir. Bu rakamlar, göçün bireysel tercihlerden ziyade sistematik olarak üretilen bir olgu olduğunu somut biçimde göstermektedir.

Kapitalist üretim ilişkileri, zenginliği belirli merkezlerde yoğunlaştırırken, geniş coğrafyaları yapısal olarak yoksullaştırmakta ve bağımlı hale getirmektedir. Bu eşitsiz gelişim süreci, yalnızca ekonomik farkları derinleştirmekle kalmamakta; aynı zamanda milyonlarca insanı yaşadıkları yerleri terk etmeye zorlayan koşulları üretmektedir. Bu nedenle göç, gönüllü bir hareketlilikten ziyade, yaşamını sürdürebilmek için zorunlu hale gelen bir stratejiye dönüşmektedir.

Ekonomik veriler de bu yapıyı desteklemektedir. Göçmen işçilerin ülkelerine gönderdikleri para transferlerinin 2022 yılında 800 milyar doların üzerine çıkması, göçün küresel kapitalist sistem açısından ne denli işlevsel olduğunu ortaya koymaktadır. Göçmen emeği, hem merkez ekonomiler için ucuz ve esnek bir işgücü kaynağı sağlamakta hem de çevre ülkelerin ekonomilerini dışa bağımlı hale getiren bir döngüyü sürdürmektedir.

Bununla birlikte zorunlu göçün temel nedenleri arasında yer alan savaşlar ve siyasal krizler de kapitalist sistemden bağımsız değildir. Doğal kaynaklar üzerindeki rekabet, jeopolitik müdahaleler ve küresel güç ilişkileri, bu çatışmaların oluşumunda belirleyici rol oynamaktadır. Bu bağlamda savaşlar, yalnızca insani krizler değil; aynı zamanda küresel sermaye düzeninin yeniden üretim araçları olarak da değerlendirilebilir.

Göçmenler, bu sistem içerisinde çifte bir sömürü mekanizmasına maruz kalmaktadır. Bir yandan kendi ülkelerinde yoksullaştırma politikalarının sonucu olarak yerlerinden edilirken, diğer yandan göç ettikleri ülkelerde düşük ücretli, güvencesiz ve esnek çalışma koşullarına tabi tutulmaktadırlar. Bu durum, göçün yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda kapitalist üretim süreçleri için yeniden işlevselleştirilen bir araç olduğunu göstermektedir.

Öte yandan, göçmen karşıtı söylemlerin yükselişi, bu yapısal gerçekliği görünmez kılmakta ve sorumluluğu sistemden ziyade göçmen bireylerin üzerine yıkmaktadır. Göç, bu söylemler aracılığıyla bir güvenlik tehdidi veya toplumsal yük olarak sunulmakta; böylece kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlikler ve krizler perde arkasında bırakılmaktadır.

Sonuç olarak göç, kontrol altına alınması gereken bir sapma değil; ortadan kaldırılması gereken bir düzenin doğrudan ürünüdür. Kapitalist sistem varlığını sürdürdüğü sürece, göç de zorunlu bir toplumsal gerçeklik olarak yeniden üretilmeye devam edecektir. Dolayısıyla asıl mesele, sınırları daha sıkı hale getirmek ya da göçü baskılamak değil; insanları yerinden eden bu eşitsiz ve sömürüye dayalı yapıyı değiştirmektir. Aksi halde, milyonlarca insanın yer değiştirmeye zorlandığı bu küresel hareketlilik, sistemin sürekliliğiyle birlikte varlığını korumaya devam edecektir.

Nihat Halis

Göç ve Göçmen Uzmanı