Sınırlar Değil, Dayanışma Kazansın: Geri Göndermere Karşı Ortak Mücadele
Bugün Avrupa’nın göç ve iltica politikaları, insan onurunu hiçe sayan yeni ve tehlikeli bir aşamaya ulaşmış durumda. Bir yanda Haziran 2026’da yürürlüğe giren AB Göç ve İltica Paktı, diğer yanda başta İsviçre olmak üzere hız kazanan zorla sınır dışı uygulamaları… Bu politikalar, sığınma hakkını bir “lütuf” gibi sunarken, gerçekte binlerce insanı yaşamlarının tehdit altında olduğu ülkelere geri göndermenin araçlarına dönüşmüş durumda.
Oysa göç, bireysel bir tercih ya da bir “güvenlik sorunu” değildir. Göç; emperyalist savaşların, sömürgeci müdahalelerin ve küresel kapitalizmin yarattığı eşitsizliklerin doğrudan sonucudur. İklim krizi, kaynak savaşları, borçlandırma politikaları ve uluslararası tekellerin yağma düzeni, milyonlarca insanı yaşadıkları topraklardan koparmaktadır. Bu bağlamda savaşlar yalnızca insani felaketler değil, aynı zamanda küresel sermaye düzeninin yeniden üretim araçlarıdır. Doğal kaynaklara el koyma, ucuz emek alanları yaratma ve pazar genişletme hırsı, milyonları yerinden etmeye devam etmektedir.
Göçmenler bu sistemde çifte sömürüye maruz kalmaktadır. Kendi ülkelerinde yoksullaştırma politikalarıyla yerlerinden edilirken, göç ettikleri ülkelerde en güvencesiz, en düşük ücretli işlere mahkûm edilirler. Böylece göç, yalnızca bir sonuç değil; kapitalist üretim süreçlerinin aktif bir bileşeni haline gelir. Göçmen emeği sömürülür; kriz dönemlerinde ise aynı göçmenler günah keçisi ilan edilir. Kapitalizm var oldukça, zorunlu göç de varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Geçtiğimiz günlerde Zürih’te “Stopp Deportation” ittifakının çağrısıyla binlerce kişi sokaklara çıktı. Sığınma kamplarında yaşayanlar, aktivistler ve hukuk kolektifleri, sınır dışı politikalarına ve iltica sistemindeki hukuksuzluklara karşı seslerini yükseltti. Bu eylem, münferit olayların değil, sistematik bir şiddet düzeninin sonucudur:
· Zürih Triemli Kampı’nda, sınır dışı edilme korkusuyla genç bir Burundili yaşamına son verdi.
· 21 Nisan 2026’da, aralarında çocukların da bulunduğu 11 kişi polis şiddeti eşliğinde Burundi’ye gönderildi. Oysa Burundi’de işkence, zorla kaybetmeler ve siyasi baskılar sürmektedir.
· Zürih Kloten Sınır Dışı Etme Hapishanesi’nde tutulan iki Kürt aktivist, geri göndermeleri protesto etmek için açlık grevindedir.
· Mehmet Toprak hakkında daha önce verilmiş ret kararı (bu kararı onayladığı ve Türkiye’ye geri gönderilmeyi içeren evrakı imzaladığı belirtilmektedir) bahane edilerek Türkiye’ye gönderilmiştir. Havalimanında İstanbul Emniyeti’ne teslim edilen Toprak, işkence görmüş; tutuklanarak Silivri Hapishanesi’ne gönderilmiştir.
Türkiye’ye yönelik sınır dışılar haftalık rutine dönüşmüş durumda. Özellikle Kürtler, gazeteciler, avukatlar ve muhalifler; tutuklanma ve siyasi baskı riskiyle karşı karşıyadır. İsviçre makamları, 2024’ten bu yana Türkiye’den gelen delilleri kategorik olarak reddederek, cinsiyete dayalı zulüm dahil pek çok başvuruyu görmezden gelmektedir. Bu tutum, insanları açıkça tehlikeye göndermektedir.
Yeni Pakt, Eski Zihniyet
AB’nin yeni Göç ve İltica Paktı, “adalet” söylemiyle pazarlanan bir dışlama mekanizmasıdır. Hızlandırılmış prosedürler, başvuruları günler içinde sonuçlandırarak insanların korunma ihtiyaçlarını gerçek anlamda değerlendirmeyi imkânsız hale getirmektedir. “Güvenli üçüncü ülke” uygulaması ise sorumluluğu başka ülkelere devrederek dayanışmayı değil, sınırların tahkimini esas almaktadır. İsviçre de bu paktı imzalayarak bu mekanizmanın bir parçası haline gelmiştir.
Bu politikaların mağdurları yalnızca belirli ülkelerden gelenler değildir. Somali’den Afganistan’a, İran’dan Sri Lanka’ya kadar savaş, baskı ve yoksulluktan kaçan milyonlar bu sistemin hedefi haline gelmektedir. İsviçre’de sığınma kamplarında artan intihar vakaları, bu politikaların doğrudan sonucudur. Yetkililer ise yıllardır yapılan uyarılara rağmen baskıcı rejimlerle işbirliğini sürdürmektedir.
Göçmen Düşmanlığı: Krizin Gerçek Sorumlularını Gizlemek
Avrupa’da aşırı sağ yükselirken, göçmenler toplumsal sorunların sorumlusu ilan edilmektedir. Oysa ekonomik kriz, konut sıkıntısı ve sağlık sistemlerinin çöküşü gibi sorunların kaynağı göçmenler değil, kapitalist sistemin kendisidir. Göçmen karşıtı söylemler, bu gerçeği görünmez kılarak öfkeyi yanlış hedeflere yönlendirmektedir.
Kapitalizm krizlerini ucuz emek ve güvencesiz çalışma ile aşmaya çalışırken, göçmenleri en ağır koşullara mahkûm eder. Ardından aynı göçmenleri toplumsal huzursuzluğun nedeni olarak sunar. Bu, emperyalizmin bölünmüş dünyasında sömürünün yeniden üretiminin en açık örneklerinden biridir.
Bugün Afrika, Ortadoğu ve Asya’dan kaçan insanlar, tam da Batı’nın yüzyıllardır sömürdüğü, kaynaklarını yağmaladığı ve istikrarsızlığa sürüklediği coğrafyalardan gelmektedir.
Taleplerimiz Açık ve Net:
· Tüm zorla sınır dışı işlemleri derhal durdurulsun.
· İltica başvuruları bireysel ve insan haklarına uygun şekilde değerlendirilsin.
· İsviçre ve AB, baskıcı rejimlerle yürüttüğü yargı ve güvenlik işbirliklerine son versin.
· Sığınma kamplarındaki insanlık dışı koşullar ortadan kaldırılsın; yerine onurlu yaşam ve entegrasyonu esas alan politikalar geliştirilsin.
· Göçe neden olan emperyalist müdahaleler, borç politikaları ve ticari eşitsizlikler sonlandırılsın.
· Mehmet Toprak ve tüm hukuksuzca geri gönderilen mülteciler derhal serbest bırakılsın; bu suç ortaklığının failleri sorumlu tutulsun.
Başka Bir Dünya Mümkün
Bugün Avrupa’da sınırlar sertleşirken, geri göndermeler artarken ve ırkçılık normalleştirilirken; dayanışmanın bu duvarları aşabileceğini biliyoruz. Asıl mesele göçü durdurmak değil, insanları yerinden eden sömürü düzenini değiştirmektir.
Aksi halde milyonlarca insanın yer değiştirmeye zorlandığı bu gerçeklik, sistem sürdükçe devam edecektir.
“Stopp Deportation” ittifakının çağrısı açıktır: Sınır dışı etmeler durdurulmalı, mültecilere kapılar değil, kollar açılmalıdır. Bu yalnızca bir insanlık görevi değil; tüm ezilenlerin ortak kurtuluş mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Hasan Doğan Kılıç
Haziran 2026
Bu yazı ilk olarak İDHF Bülteni Haziran sayısında yayımlanmıştır.












