Göçmen Karşıtı Referandum Reddedildi, Ancak Tehlike Geçmiş Değil.

Göçmen Karşıtı Referandum Reddedildi, Ancak Tehlike Geçmiş Değil.

14 Haziran 2026 tarihinde İsviçre halkı, uzun süredir ülke gündemini meşgul eden “10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır” adlı girişim için sandık başına gitti. İsviçre Halk Partisi (SVP) tarafından desteklenen ve özünde göçün sınırlandırılmasını hedefleyen girişim, seçmenlerin yüzde 54,8’inin “Hayır” oyu vermesiyle reddedildi. Girişime destek verenlerin oranı ise yüzde 45,2 olarak gerçekleşti. Referanduma katılım oranı yüzde 58,86 oldu. Bu sonuç, ilk bakışta göçmenler ve demokratik kamuoyu açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak rakamların daha dikkatli okunması, İsviçre’de sağın ve göçmen karşıtı siyasetin ulaştığı düzey konusunda önemli uyarılar içermektedir.

Referandum öncesinde SVP ve ona yakın çevreler, nüfus artışını İsviçre’nin temel sorunu olarak göstermeye çalıştı. Artan kiralar, konut sıkıntısı, sağlık sistemindeki yük, trafik yoğunluğu ve altyapı sorunları gibi gerçek toplumsal sorunlar, göç olgusuna bağlanarak siyasal bir kampanya yürütüldü. Oysa daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bu sorunların kaynağı göçmenler değil; barınmayı bir hak olmaktan çıkarıp kâr alanına dönüştüren politikalar, kamusal hizmetlerdeki yetersizlikler ve sermaye merkezli ekonomik düzendir. Buna rağmen sağ siyaset, emekçilerin yaşadığı gerçek sorunları göçmenlere fatura ederek geniş kesimleri etkileyebilen bir propaganda yürüttü.

Referandum sonucunun olumlu yanı, İsviçre toplumunun çoğunluğunun bu girişimi reddetmiş olmasıdır. Kabul edilmesi halinde girişim, nüfusun belirli eşiklere ulaşması durumunda iltica ve aile birleşimi başta olmak üzere göç alanında yeni kısıtlamalar getirilmesini, hatta Avrupa Birliği ile serbest dolaşım anlaşmalarının tartışmaya açılmasını öngörüyordu. Bu nedenle sonuç, yalnızca bir göç politikası tartışmasının değil, aynı zamanda İsviçre’nin gelecekte nasıl bir toplum olacağı sorusunun da cevabı niteliğindedir.

Ancak yine de olumsuz yanı görmek gerekir. Referandum reddedilmiş olsa da seçmenlerin yüzde 45’inden fazlası bu girişime destek verdi. Katılım oranı da hesaba katıldığında, oy kullanma hakkına sahip yaklaşık her dört kişiden biri bu girişime “Evet” demiş oldu. Bu durum, İsviçre’de göçmen karşıtı ve sağ popülist söylemlerin toplum içinde ciddi bir karşılık bulduğunu göstermektedir. Son yıllarda Avrupa'nın birçok ülkesinde gözlemlenen sağa kayış eğilimi İsviçre’de de kendisini göstermektedir. Referandumun reddedilmesi bu eğilimin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir; tersine, sağın toplumsal etkisinin ulaştığı düzeyi gözler önüne sermektedir.

Bununla birlikte, bu referanduma “Evet” oyu veren herkesin bilinçli bir göçmen karşıtı olarak değerlendirilmesi de doğru olmayacaktır. SVP’nin kampanyası yalnızca yabancı düşmanlığı üzerine kurulmadı. Nüfus artışı, doğal kaynakların sürdürülebilirliği, konut sorunu, ulaşım altyapısı ve yaşam kalitesi gibi başlıklar üzerinden de yürütüldü. Daha önemlisi AB ile ikili anlaşmaların sonlanması ve serbest dolaşımın kısıtlanması gibi olasılıklar önemli bir kesim tarafından kaygıyla takip edildi. Özellikle siyasal bilinci yeterince gelişmemiş veya günlük yaşamında konut ve geçim sorunlarını yoğun biçimde hisseden bazı kesimler, sorunun gerçek nedenlerini göremeyerek bu propagandadan etkilenmiş olabilir. Bu nedenle demokratik ve sosyalist güçlerin görevi, bu kesimleri sağa terk etmek değil; yaşanan sorunların gerçek sorumlularını teşhir ederek onları kazanmak olmalıdır.

Bugün İsviçre’de kiralar yükseliyorsa, bunun nedeni göçmenler değil konutu bir yatırım ve spekülasyon aracına dönüştüren ekonomik düzendir. Kamu hizmetleri üzerindeki baskının nedeni göçmenler değil, yıllardır süren neoliberal tasarruf politikalarıdır. İşçi sınıfının yaşam koşulları kötüleşiyorsa bunun sorumlusu farklı milliyetlerden emekçiler değil, emek sömürüsünden beslenen sermaye düzenidir. Sağın başarısı da tam olarak bu gerçekleri görünmez kılabilmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu süreçte göçmen örgütleri, sendikalar ve ilerici kurumlar önemli bir mücadele yürüttü. İsviçre Demokratik Haklar Federasyonu (İDHF) de referandumdan aylar önce başlattığı kampanyayla bu mücadelenin aktif bileşenlerinden biri oldu. İsviçre'nin farklı kantonlarında yürütülen yaygın faaliyetlerle göçmen emekçiler bilgilendirildi, yaygın broşür dağıtımları gerçekleştirildi. İDHF, sorunun nüfus artışı değil hakların sınırlandırılması olduğunu vurgulayarak göçmen kamuoyunu sürece müdahil olmaya çağırdı. Referandum sonucu ne olursa olsun, bu çalışmalar göçmen emekçiler arasında politik farkındalığın geliştirilmesi açısından önemli bir deneyim ve birikim oluşturmuştur.

14 Haziran referandumu geride kaldı. Ancak referandumun ortaya çıkardığı siyasal tablo önümüzde durmaya devam ediyor. Girişim reddedildi, fakat onu mümkün kılan toplumsal ve siyasal koşullar ortadan kalkmadı. Sağ ve aşırı sağ partiler önümüzdeki dönemde de konut krizini, yaşam pahalılığını ve toplumsal sorunları göçmenlere fatura etmeye devam edecektir. Bu nedenle göçmenleri, mültecileri ve tüm emekçileri daha zorlu bir dönemin beklediğini söylemek abartı olmayacaktır.

Tam da bu nedenle görevimiz yalnızca referandum zaferini kutlamak değil, bu sonucun ardındaki çelişkileri doğru okumaktır. Göçmenleri hedef alan her girişime karşı çıkarken aynı zamanda emekçilerin yaşadığı gerçek sorunlara da çözüm üretmek zorundayız. Yerli ve göçmen işçilerin ortak çıkarlarını savunan, dayanışmayı büyüten ve sermaye düzenini hedef alan demokratik-sosyalist mücadele hattı bugün her zamankinden daha fazla önem taşımaktadır. Referandumun sonucu bize bir nefes alma imkânı vermiş olabilir; ancak mücadeleye devam etmek zorundayız.

Tuncay ÖZDEMİR

Haziran 2026


Bu yazı ilk olarak İDHF Bülteni Haziran 2026 sayısında yayınlanmıştır.