İşçi Sınıfı Kendinden Olanı da Olmayanı da İçgüdüsel Olarak Bilir

İşçi Sınıfı Kendinden Olanı da Olmayanı da İçgüdüsel Olarak Bilir

Bir sınıfın egemenlik aracı olarak ortaya çıkan devletler, yüzyıla bile varmayan sosyalist deneyimler dışında, insanlık tarihi boyunca gerici bir baskı aracı işlevi görmüştür. Günümüz emperyalist/kapitalist dünyasında da bu durum, küçük nüans farklarıyla benzer şekilde devam etmektedir. Özü itibarıyla her ikisi de burjuva yönetim biçimleri olmasına rağmen, Nazi Almanyası ile İsviçre Federal sistemi arasında bir seçim yapmak gerekirse, elbette İsviçre'nin tercih edileceğini tahmin etmek güç olmayacaktır. Tercih edilen bu sistemde emek sömürüsü özünde diğer kapitalist sistemlerden farksızken; basın, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, nihai olarak can güvenliği (yani sokak ortasında sorgusuz sualsiz öldürülmeme garantisi) gibi pek çok faktör belirleyici olmaktadır. Tüm bu hakların, egemen sınıfların kendileri için risk oluşturduğunu düşündüğü koşullarda bir çırpıda ortadan kalkabileceği de aşikârdır. Yani bu “refah ve ileri demokrasi” aslında sadece parlak bir ambalajdır. Bundan dolayıdır ki ezilenlerin en demokratik ülkelerde kendi öz örgütlemelerini iktidar perspektifli inşa etmeleri ikisi sınıfın kaçınılmaz olarak karşı karşı geleceği durumlarda sonucu tayin eder.

Avrupa’da yaşayan politik göçmenler olarak Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmeler karşısında takındığımız tutum ve geliştirdiğimiz maddi, düşünsel dayanışma, Türk devletini her zaman rahatsız etmiştir. 1980-1990 arası dönemde Berlin’de bildiri dağıtımı sırasında katledilen Celalettin Kesim ve Hollanda’da öldürülen Nubar Yalımyan, o dönem için Türk devletinin devrimci güçleri baskılamada doğrudan ya da dolaylı (dinci-ülkücü) yönelimini göstermektedir. Yine aynı dönemde pek çok ASALA militanı da benzer saldırıların hedefi olmuştur. Avrupa kentlerinde yaşanan MİT ve aparatlarının suikastları, doğal olarak bu durumun yaşandığı ülkeler tarafından hoş karşılanmamış; bu ülkeler, kendi topraklarının böylesi bir çatışma ortamına zemin olmasını engellemek için, devrimci örgütlerin politik faaliyetlerini kısıtlama ve kapsamlı istihbarat paylaşımı yönelimine girerek doğrudan ya da dolaylı olarak Türk devletiyle bir mutabakat süreci geliştirmişlerdir. Politik ve mali dayanışma konusunda ciddi kısıtlamalar ve yasaklamalar getirilirken, devrimci kurumların faaliyetleri kendi iç grubuna dönük sosyal ve kültürel eksendeki aktiviteler düzleminde kabul görür hale getirilmiştir. Bunun sonucunda grevler, iş yavaşlatma eylemleri, protesto yürüyüşleri, mali dayanışma kampanyaları, bildiri, afiş ve sokak propagandasına denk düşen eylem biçimleri Avrupa’daki devrimci kurumlar için yaşadıkları ülkelerde oldukça gerilemiş ya da gündemden düşmüş; bunların yerini piknikler, kahvaltılar, yaz kampları ve salon etkinlikleri almıştır. Bu gerileme, 1 Mayıs, 8 Mart gibi takvimsel sokak eylemlerine kitlesel katılımla 2015’lere kadar bir bakıma “sokakta olunarak” sürdürülürken, Kürt Ulusal Hareketi ile 2013-2015 arasında yürütülen Çözüm sürecinin sona ermesiyle başlayan Çökertme Planı kapsamında Türk devletinin doğrudan hedefi haline gelinmiştir. 2013’te Fransa’da Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez'in katledilmesi bu yeni dönemin bir anlamda ön habercisi sayılabilir. 2015 sonrası ilticacıların geri iadesine ilişkin yoğun diplomatik faaliyetlere girişilmesi, İnterpol ve SECO (State Secretariat for Economic Affairs - Mali Yaptırımlar Sekreterliği) ile yapılan uluslararası sözleşmelerin, devrimci faaliyet içinde öne çıkan kişilere karşı engelleyici ve baskılayıcı bir unsur olarak kullanılması furyası devam ederken artık geçmişten farklı bir durum ortaya çıkıyordu: Devrimci kurumların taraftarlarının da hedef alınması.

2000 öncesi iltica eden pek çok kişi, aradan geçen zaman zarfında değişen yasalardan faydalanarak Türkiye’ye giriş-çıkış hakkına kavuşmuştu. İkinci jenerasyon olarak tanımlanan bu durumdaki kişilerin çocukları için ise zaten ülkeye gitme konusunda hukuki bir sorun bulunmuyordu. Bu kişiler, bir yandan tatil beldelerinde yazlıklar satın alarak ya da kendi köylerinde yeniden ev inşa ederek, her yaz ülkeyi ziyaret eden bir periyot içinde yaşamaktaydılar. Fakat Türk devletinin Çökertme Planı ile başlayan yeni stratejisi kapsamında devrimci kurumları insansız bırakma hedefi tam bu noktada devreye giriyordu. Gelişen teknoloji ve buna bağlı alışkanlıklarla şekillenen sosyal medya platformlarının yaygın kullanımı ve yüz tanıma algoritmalarındaki ilerlemeler sayesinde, çok geniş bir kesim hakkında “cumhurbaşkanına hakaret”, “terör örgütü propagandası” gibi ısmarlama gerekçelerle davalar açılarak, bu kişilerin ülkeye girişlerinde havalimanlarında gözaltına alınmaları ve kısa süreli de olsa hapis durumuyla karşı karşıya kalmaları sağlandı. Burada hedeflenen, bir yandan geri ve orta politik bilinçteki kesimlerin devrimci kurumlarla olan ilişkisini kesmek, öte yandan şöyle bir pazarlığı alttan alta geliştirmekti: “Eğer sizin etkinliklerinize katılmamızı istiyorsanız fotoğraf çektirmeyecek ve kurum flamalarını taşımayacaksınız.” Sınıf mücadelesinin gerisinde ve ortasında duran bu kesimlerin “hassasiyetleri” üzerinden hayata geçirilen otosansür, devrimci kurumları bir anlamda hayalet kurumlar haline getirmiştir.

Avrupa Devletlerinin “benim topraklarımı kendi kavganızın arenasına çevirmenize izin vermem” kırmızı çizgisi ile sosyal ve kültürel düzlemde ilerleyen devrimci faaliyetler, Türk devletinin sıradan bir pikniğe katılan kişiler hakkında bile dava açma ve ülkeye girişini hapis riski ile engelleme noktasına kadar vardırdığı saldırısıyla tam bir cendere arasında kalmıştır. Avrupa’da devrimci kurumların şemsiyesi altına aldığı kesimler çok geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bu yelpaze sosyal ortam ilişkilenmesinden, iktidar perspektifli militan devrimci kurum arayışına kadar geniş bir denklemde yayılım göstermektedir. Fakat sınıfa karşı bir sınıf örgütü olarak gelişmek ve büyümek isteyen bir sosyalist bir bileşen için belirleyici olan, militan işçi sınıfıyla bütünleşmektir. Bu durum kısa vadede bazı kopuşları beraberinde getirse bile, cesaretin ve militanlığın etki/çekim gücü çok hızlı bir şekilde yüzleri binler yapacak yaratıcılığa sahiptir. Emperyalist/kapitalist ülkelerin ve Türk devletinin ikili izolasyonunu ve tasfiyesini aşmanın yolu geri çekilmek değildir (“ki artık geri çekilecek bir yer kalmamıştır”), sınırlarımızı daha net çizmek ve bizi milyonlarla buluşturan “az ama kararlı” tarihsel köklerimize geri dönmekten başka bir alternatifimiz kalmamıştır. Burjuvazinin özel mülkiyetine gösterdiği hassasiyetin (olası zarar ya da verimsiz çalışma durumlarında grev vb. riskini önemsemeden iş çıkarmalar) yarısını devrimci kurumlara göstermemiz, derlenip toparlanmak için yeterlidir. Ezilenlerin mücadele hattının sınırları neden birilerinin tatil hassasiyeti olsun ki? Ya da bunu ifade etmek neden “solculuk” olsun? (Solculuktan gocunacak da değiliz elbette.)

Bugüne kadar “hassasiyetlerimizin” bizi getirdiği nokta, mevcut yasalarla güvence altına alınan bir protesto eylemi için dahi başvuru yapacak birini zar-zor bulmak ya da bir eylemde okunacak Türkçe veya yerel dildeki metin konusunda bile krizler yaşamaktır. Böylesine sakınmacı bir bileşenle, bırakın demokrasi ve hak mücadelesini, sosyal-kültürel bir faaliyetin bile sürekliliği sağlanamaz. Devrim ve demokrasi mücadelesi nihai olarak bir  bedel ve risk işidir. Bu denklemin dışındaki “güvenli sularda” bir kıyı devrimciliği, umut yerine karamsarlık yaratan, emekleri verimsiz kılan, devrimci dinamizmi sönümleyen bir çizgide ilerlerken, esasen sadece demagoglar için bir hobi bahçesi olacaktır. Bir sağlık sorunumuz olduğunda, tıp hakkında çok güzel konuşan ama bu konuda hiçbir yetkinliği olmayan kişilere değil de bir doktora gidiyorsak; söz konusu devrim ve demokrasi mücadelesi olduğunda bu işin aynası laf değil, kurumlar içindeki faaliyet pratiği ve egemen sınıflarla kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelindiğinde takınılan tutumdur. İşçi sınıfı, kendinden olanı da olmayanı da içgüdüsel olarak bilir.

Sinan Bakır
Haziran 2026

Bu yazı ilk olarak İDHF Bülteni Haziran 2026 sayısında yayınlanmıştır.