Stuttgart'ta Ermeni Soykırımı'nın 111. Yılı Anıldı
24 Nisan 1915 gecesi İstanbul'da Ermeni aydınlarının Anadolu'nun içlerine ve diğer diyarlara doğru yola çıkarılmasıyla başlayan sürgün, yolda ölümlerle, infazlarla devam ederek 1,5 milyon Ermeni'nin yok edilmesiyle ve hayatta kalanların yurtsuz kalmasıyla sonuçlanan, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin örgütlediği, bugünkü Türk devlet aklıyla da sürekliliği korunan bir soykırıma evrildi.
Bugün gelinen noktada bu soykırımın giderek önemsizleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu insanlık suçunda durumun normalleştirilmeye çalışıldığına ve failsizleşen bir eyleme dönüştürülerek bir tabiat olayıymış gibi sunulduğuna tanıklık ediyoruz. Sürecin bu şekilde ilerleyişi hesap sorma bilincini törpülerken tarihin ezilenler tarafında kalanları kınayıcı pozisyonuna sabitliyor.
Ermeni ulusal kimliği denince akla duduk'un hüzünlü sesi, Ağrı Dağı'nın kutsallığı ve soykırım hafızası gelir. Ermeni ulusal kimliğine damgasını vuran bu soykırım realitesini, Ermeni devletinin yeni yönetimi geride bırakmayı, kimliği travma üzerine değil yeni bir sayfa üzerine inşa etmeyi öneriyor. Oysa bu yeni paradigma bölgedeki gerçekliği gizliyor: Ermeniler bugün hâlâ emperyalist çıkarların gölgesinde, düşman devletlerin kuşatmasında ve sessiz bir ulusal-kültürel yıkım tehdidi altında yaşıyor. Bu da farklı boyutta bir soykırımın sürdüğü anlamına gelebiliyor.
Bunun somut yansıması Dağlık Karabağ'ın işgalidir. 1915'in günümüzdeki devamcısı olan bu işgalle Ermeni kimliği bir kez daha yok edilmek istendi. Bunun somut örneği "We Are Our Mountains", halk arasındaki adıyla Tatik-Papik (Dede ve Nine) anıtıdır. Nasıl ki Paris'i Eyfel Kulesi'siz hayal edemiyorsak, Dağlık Karabağ'ı da Tatik-Papik'siz hayal edemezdik. Şimdi ise hayal edemiyoruz. Çünkü bu heykel, işgalden sonra Azeri ordusunun askeri alanı haline getirildi ve kamuya kapatıldı. Böylece Ermeniler bir kez daha, bu sefer Dağlık Karabağ'da, tarihin içinde var olan ama geleceğe taşınamayan, devamı yazılamayan bir hikâyeye dönüştürüldü. Tarihin içinde donuklaştırmayla bir ulusu bir döneme hapsetmek, aslında o ulusu gelecekten silmek demektir.
Bu silmeye karşı dünyanın birçok yerinde Ermeniler yaşananları anıtlarla hatırlatıyor. Bunlardan biri de Stuttgart'taki anıttır. Bu anıt, 1915'te soykırımdan kaçarak Almanya'ya sığınan ve Nazi döneminde burada zorunlu işçi olarak bulunan Ermeniler için yapılmıştır.
24 Nisan 2026'da, Stuttgart'ın Steinhaldenfeld semtindeki Merkez Mezarlığı'nda, soykırımın 111. yıl dönümünde bu anıtın başında toplananlar hem geçmişi hem bugünü konuştu.
Anmada konuşan Peder Dr. Diradur Sardaryan, 111 yıl geçmesine rağmen yaşananların toplumda derin acılar bırakan trajik bir katliam olduğunu, bir daha olmaması için ders çıkarılması gerektiğini söyledi. Almanya sol siyasetinde önemli bir yere sahip olan "Nie wieder" — "Bir daha asla" — sloganının sözde kalmaması gerektiğine dikkat çeken Sardaryan, günümüzde Filistin'de benzer bir durumun yaşandığını ve bunun bir an önce son bulması gerektiğini vurguladı.
Ardından Baden-Württemberg Eyalet Parlamentosu milletvekilleri Sascha Binder (SPD) ve Rüdiger Tonojan (Yeşiller) söz aldı. Son olarak ADHF'nin de içinde yer aldığı Stuttgart Soykırımlara Karşı Mücadele Platformu adına yapılan konuşmada, hakikatle yüzleşmenin hem tarihi hem ahlaki bir sorumluluk olduğu, geçmişin soykırımına ses çıkaranların bugün Filistin'de yaşanan soykırıma da ses çıkarması gerektiği vurgulandı. "Nie wieder" seçici uygulandığında anlamını yitirir.
Bu sorumluluk yalnızca 24 Nisan'a ait değil.
1915 Ermeni Soykırımı'nda yaşanan, 1938'de Dersim Tertelesi'nde tekrarlandı. Bugün küre-i arzın gözü önünde Gazze'de bir soykırım yaşanıyor. Bununla da sınırlı kalmıyor: Filistin topraklarının dört bir yanından toplanan on binlerce politik tutsak, Knesset'in çıkardığı yasayla toplu infaz tehdidiyle yüz yüze.
Tarih bilinci geçmişi bilmeyi, bugüne dürüst bakmayı ve geleceğe insanca yürümeyi gerektiriyor.
Fotoğraflar












