Geri Gönderme Yasağı ve Sübjektif Nachfluchtgründe: İsviçre’nin Sorumluluğu
Geçtiğimiz hafta, İsviçre’de iltica başvurusu reddedilmiş ve hakkında geri gönderme kararı bulunan bir anne (Bahar Yalçınkaya), iki çocuğuyla birlikte polis zoruyla Türkiye’ye sınır dışı edildi. Ancak yaşanan trajedi bu işlemle sınırlı kalmadı; anne, Türkiye topraklarına ayak basar basmaz, İsviçre’den ayrıldıktan sonra sosyal medya üzerinden yürüttüğü siyasi faaliyetler gerekçe gösterilerek gözaltına alındı ve henüz bebek olan çocuklarıyla birlikte cezaevine konuldu. Bu olay, İsviçre makamlarının geri gönderme öncesinde yalnızca geçmişteki iltica kararına mı baktığı, yoksa kişinin ülkeyi terk ettikten sonra ortaya çıkan yeni riskleri de değerlendirip değerlendirmediği konusunda ciddi hukuki soruları gündeme taşımaktadır. Zira İsviçre hukukunda ve uluslararası mülteci hukukunda, kişinin ülkesinden ayrıldıktan sonraki davranışları nedeniyle menşe ülkesinde karşılaşacağı riskler, “sübjektif sonradan ortaya çıkan iltica nedenleri” (subjektive Nachfluchtgründe) başlığı altında ayrıca ve titizlikle ele alınmak zorundadır.
İsviçre Asylgesetz (AsylG) ve 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne göre sübjektif sonradan ortaya çıkan iltica nedenleri, kişinin memleketinden veya son ikamet ettiği ülkeden çıkışı veya bu çıkıştan sonraki kendi davranışları nedeniyle zulüm korkusu yaşaması durumunu tanımlar. İsviçre hukuk sistemi bu noktada çok kritik bir ayrıma gitmektedir: Söz konusu kişi, bu nedenlerle AsylG m. 3 ve FK m. 1 A f. 2 anlamında “mülteci” (Flüchtling) statüsünü kazanabilir; ancak AsylG m. 54 uyarınca, yalnızca ülkeyi terk etmesi veya terk sonrası davranışları nedeniyle mülteci hâline gelenlere “asıl iltica” (Asyl) hakkı tanınmaz. Ne var ki bu ayrım, kişinin korumasız bırakılacağı anlamına gelmez. Aksine, aynı yasal çerçeve, bu kişilerin geri gönderme yasağı (Rückschiebeverbot) ile korunduğunu ve zulüm göreceği ülkeye kesinlikle gönderilemeyeceğini açıkça hükme bağlamıştır. FK m. 33 f. 1 ve AİHS m. 3 ile bağlantılı olarak AsylG m. 5 f. 1’deki bu koruma, sınır dışı işleminin uygulanmasını “kabul edilemez” kılmakta ve AIG m. 83 f. 1 ve 3 gereğince kişinin İsviçre’de geçici olarak kabulünü zorunlu hâle getirmektedir.
Yalnızca vurgulanan bir diğer hayati unsur ise sübjektif ve objektif sonradan ortaya çıkan nedenler arasındaki ayrımdır. Objektif nedenler, kişiden bağımsız olarak memleketteki rejim değişikliği veya baskı dalgası gibi dış gelişmelerden kaynaklanırken, sübjektif nedenler tamamen kişinin kendi davranışına dayanır ve bu davranışlar nedeniyle iltica talebi reddedilse dahi, kişi mülteci olarak tanınıp geri gönderme yasağından faydalanabilir. İşte tam bu noktada, olaydaki annenin durumu doğrudan “sürgünde siyasi faaliyetler” (Exilpolitische Aktivitäten) kategorisine girmektedir. Nitekim uygulamada, menşe ülkedeki rejime karşı kamuya açık eleştiriler, gösterilere katılım, memleketteki durumu ifşaya yönelik internet yayınları ve hatta sadece iltica başvurusunda bulunmak bile bazı ülkelerce “ihanet” sayılarak cezai takibata konu olabilmektedir. Örneğin İsviçre’de muhalefet gösterilerine katılan bir kişinin, memleketinde teşhis edilebilir olması ve dönüşte zulüm göreceğine dair makul bir kanaat oluşması hâlinde mülteci statüsü tanınmakta ve geçici kabul kararı verilmektedir. Benzer şekilde, Çin’den izinsiz çıkan Tibetlilerin Dalai Lama yanlısı olarak görülüp tutuklanma riski taşıması veya Müslüman ülkelerde İsviçre’de Hristiyanlığa geçenlerin idam riskiyle karşı karşıya kalması da bu kapsamda değerlendirilerek mülteci statüsü sağlanabilmektedir.
Somut olaya dönecek olursak, söz konusu anne, İsviçre’den ayrıldıktan sonra sosyal medya üzerinden siyasi faaliyetlerde bulunmuş ve bu faaliyetleri nedeniyle Türkiye makamlarının hedefi hâline gelmiştir. İsviçre makamlarının öncelikle annenin bu faaliyetlerinden haberdar olup olmadığını, Türkiye makamlarının bu faaliyetleri bilip bilmediğini ve dönüş hâlinde karşılaşacağı risklerin asylrechtlich anlamda (yani zulüm teşkil edecek yoğunlukta) olup olmadığını araştırması zorunluydu. Üstelik bu değerlendirme, geçmişteki iltica başvurusunun reddedilmiş olmasından bağımsız olarak yapılmalıydı. Çünkü eğer kişi, memleketine gönderildikten sonra, tam da bu çıkış sonrası faaliyetleri nedeniyle cezalandırılacaksa, bu durum idari bir geri gönderme kararının çok ötesinde, doğrudan insan hakları ihlali teşkil eder. Bu bağlamda akla gelen en hayati soru şudur: Anne ve çocukları zorla uçağa bindirilmeden önce, İsviçre makamları bu yeni ve somut tehlikeyi neden araştırmadı veya araştırdılarsa neden dikkate almadı? Sübjektif sonradan ortaya çıkan nedenlerle ilgili tüm bu hukuki güvencelere rağmen annenin hâlen Türkiye’de bebeğiyle birlikte cezaevinde tutuluyor olması, makamların bu yükümlülüklerini ihmal ettiğine dair güçlü bir kanaat oluşturmaktadır.
Daha da vahim olanı, bu geri gönderme işleminin yalnızca bir yetişkini değil, yanında iki çocuğu da etkilemiş olmasıdır. Çocukların üstün yararı ilkesi, İsviçre hukukunda ve uluslararası sözleşmelerde en öncelikli koruma ilkelerinden biridir. Henüz bebek olan bir çocuğun, siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklanan annesiyle birlikte cezaevinde kalması, izah edilemez bir durumdur. İsviçre, mülteci hukukunun tarafı olarak yalnızca kendi makamlarınca verilmiş eski kararları uygulama makinesi değil; aynı zamanda geri gönderdiği kişinin güncel olarak karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi tespit etmek ve geri göndermeme ilkesini hayata geçirmekle yükümlü bir devlettir. Geçmişte başvurusu reddedildi diye bir insanı, ülkesine vardığı anda tutuklanacağı kesin olan bir ülkeye göndermek, uluslararası hukukun temel direklerinden olan işkence ve kötü muamele yasağını (AİHS m. 3) hiçe saymak anlamına gelir.
Sonuç olarak, bu olay karşısında sessiz kalmak mümkün değildir. Bir annenin ve bebeğinin, çıkış sonrası siyasi faaliyetleri nedeniyle hapse atılması, İsviçre makamlarının geri gönderme öncesindeki inceleme ve değerlendirme yükümlülüklerini ne denli ciddiye aldığı sorusunu acı bir şekilde gündeme getirmektedir. İsviçre hukuku ve uluslararası mülteci hukuku, bu sorunun cevabını çok nettir: Bir dosyanın geçmişteki reddi, geri gönderildiği anda ortaya çıkan yeni ve somut tehlikenin değerlendirilmesine engel teşkil edemez. Geri gönderme yasağı, insan onuru ve çocuk hakları, hiçbir idari kararın gerisinde bırakılamayacak evrensel ilkelerdir. Bu nedenle, yaşanan bu vaka, yalnızca bir iltica dosyası değil; insan hayatı, temel haklar ve uluslararası hukukun meşruiyeti meselesidir.
İsviçre Demokrasi Haklar Federasyonu (İDHF)
Ağustos 2026












