Sanat, İnsan ve Çağımızın Soruları!

Sanat, İnsan ve Çağımızın Soruları!

Her dönemin kendine özgü, öne çıkan soruları vardır. Sanat da içinde yaşadığı toplumun gerçekliğinden yola çıkarak o toplumun hem aynası olur hem de bu gerçekliğin sorunlarına estetik bir dille cevap vermeye çalışır. Bugün insanlık büyük teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyor. Teknoloji, insanın daha önce hayal bile edemediği olanakları mümkün hale getiriyor. Dünyanın bir ucundaki insanla diğer ucundaki insan saniyeler içinde iletişim kurabiliyor. Yapay zekâ ve dijital teknolojiler hayatımızın giderek daha fazla alanına giriyor. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen insanın insani gelişimine baktığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor.

İnsan hâlâ sömürülüyor. Kapitalist sistemin çarkları arasında emeği, zamanı ve yaşamı metalaştırılıyor. Tüketim alabildiğine artarken yoksulluk da büyüyor. Bir tarafta sınırsız tüketim çağrıları yükselirken diğer tarafta milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Her gün savaş görüntüleri izliyoruz. Kentlerin yıkıldığını, insanların öldürüldüğünü, çocukların yaşamını yitirdiğini görüyoruz. Filistin'de binlerce çocuğun öldürülmesi gibi büyük trajediler gözlerimizin önünde yaşanıyor. Ancak savaş görüntüleri çoğaldıkça acının kendisi de sıradanlaşmaya başlıyor. Göçmenlerin, mültecilerin, işçilerin, kadınların, gençlerin ve ezilen insanların yaşadığı sorunlar çoğu zaman birkaç dakikalık haber görüntülerine dönüşüyor

İzliyoruz, üzülüyoruz ve sonra başka bir habere geçiyoruz. İşte çağımızın en önemli sorunlarından biri burada ortaya çıkıyor insan giderek seyirciye dönüştürülüyor. Dünyada olup bitenlere hiç olmadığı kadar tanık oluyoruz; fakat tanıklığımız çoğu zaman eyleme dönüşmüyor. Sömürüyü görüyor ama nedenlerini sorgulamıyoruz. Savaşı görüyor ama onu üreten koşulları düşünmüyoruz. Yoksulluğu görüyor ama onun nedenlerini değiştirme sorumluluğunu kendimizle ilişkilendirmiyoruz.

İnsan giderek toplumun aktif bir parçası olmaktan uzaklaştırılarak kendi yaşamının sınırları içine çekiliyor. Sorumluluk alanı ailesi, çocukları ve kendi bireysel yaşamıyla sınırlanıyor. Tüketim kültürü ise insana sürekli aynı soruyu sorduruyor. Ben kendim için ne yapabilirim? Nasıl daha rahat yaşayabilir, daha fazla tüketebilir ve bu dünyadan daha fazla haz alabilirim

Böylece insanın toplumsal bir varlık olduğu gerçeği giderek silikleştiriliyor. Oysa sorun teknolojinin gelişmesi değildir. Asıl sorun, insanlığın yarattığı bu büyük teknolojik olanakların hangi toplumsal ilişkiler içerisinde kullanıldığıdır. İnsanları birbirine bağlayabilecek teknoloji, aynı zamanda onları birbirinden uzaklaştıran bir mekanizmaya da dönüşebiliyor. İnsan dünyadaki her şeyden haberdar oluyor ama dünyanın acılarına giderek daha az dokunuyor. Bilgiye hiç olmadığı kadar yakınlaşırken insana uzaklaşabiliyor.

İşte sanat ve edebiyat tam da burada sözünü söylemelidir!

Sanat; savaşları, sömürüyü, yoksulluğu, göçü, ekolojik yıkımı, yalnızlığı ve yabancılaşmayı anlatmalıdır. Fakat yalnızca bunları göstermekle yetinmemelidir. Çünkü sanat sadece gerçekliğin fotoğrafını çeken bir araç değildir. Sanat, insanın o gerçekliğe bakışını değiştirebilmelidir. İnsanın unuttuğu soruları yeniden sormalıdır. Neden insanlar yoksulluk içinde yaşarken bu kadar büyük zenginlik birikiyor?

Neden savaşlar devam ediyor?

Neden insan insana kırdırılıyor?

Neden doğa bir meta olarak görülüyor?

Ve bütün bunları değiştirmek mümkün mü? Sanatın görevi yalnızca umutsuzluğu anlatmak değildir. İnsanların yaşadığı çaresizliği ve yabancılaşmayı görünür kılarken, insanın içindeki değiştirme gücünü de ortaya çıkarmalıdır. Çünkü insan yalnızca acı çeken bir varlık değildir. Aynı zamanda düşünebilen, sorgulayabilen, dayanışma kurabilen ve değiştirebilen bir varlıktır. 

Bu nedenle sanat karanlığı göstermeli ama insanı karanlığa hapsetmemelidir. Savaşı anlatmalı ama insanın barış özlemini de büyütmelidir. Sömürüyü göstermeli ama sömürülen insanı yalnızca bir kurban olarak değil, değiştirme gücüne sahip bir özne olarak görmelidir. Belki de bugün sanatın en önemli görevi, seyirciye dönüştürülmüş insana yeniden toplumun ve insanlığın ortak kaderinin bir parçası olduğunu hatırlatmaktır. Çünkü savaş da bizim meselemizdir. Açlık da, yoksulluk da, göçmenlerin yaşadığı baskılar da, kadınların uğradığı şiddet de, işçinin sömürülmesi de doğanın yok edilmesi de bizim meselemizdir. İnsan yalnızca kendisi için yaşayan bir varlığa indirgenemez. İnsan toplumdur. İnsan ilişkidir. İnsan dayanışmadır. Bu yüzden sanat yalnızca çağının aynası olmamalı; o aynada gördüğümüz gerçeklikle hesaplaşmamıza da yardımcı olmalıdır. Karanlığı göstermeli ama karanlığa alışmamızı engellemelidir. Acıyı göstermeli ama acıyı sıradanlaştırmamalıdır. Yalnızlığı anlatmalı ama insanları birbirinden daha da uzaklaştırmamalıdır. Ve en önemlisi, insana yeniden ayağa kalkabileceğini, yan yana gelebileceğini, dayanışabileceğini ve dünyayı değiştirebileceğini hissettirmelidir. Çünkü belki de  bugün sanatın ve edebiyatın önündeki en büyük soru şudur İnsan yeniden kendi tarihinin öznesi olabilir mi?

Erdal Ekinci