Zindanları ve Tecriti Yıkacağız: Gürkan Türkoğlu

Zindanları ve Tecriti Yıkacağız: Gürkan Türkoğlu

Zindanları ve Tecriti Yıkacağız: Gürkan Türkoğlu Onurumuzdur 

Sınıflı toplumla başlatılan tarih, değişen özel mülkiyet ilişkilerinin tarihi olmasına koşut olarak, aynı zamanda farklı şekillerde uygulanan ama nihai özü değişmeyen bir zalimlik tarihidir. Egemen sömürücü sınıf diktatörlüğünün sömürüsüz, adil ve eşit bir dünya idealine karşı duyduğu tahammülsüzlük, insanlık tarihi boyunca kesintisiz ve vahşi bir savaş ilanı olarak ezilenlerin karşısına dikilmiştir. Bu gerici aygıtın varlığını korumak adına ürettiği şiddet, resmi burjuva anlatıda Hitler’in Yahudileri gaz odalarında öldürme gaddarlığı endüstriyel çağın naif bir zalimliği gibi sunulsa da emperyalist-kapitalist barbarlığın sömürü ve imha rafinerisinden çıkan en saf halidir. Naziler öncesi zamanda da Naziler sonrası zamanın günümüze uzanan aralığında da biçimsel farklılıklarla özünü koruyarak kesintisizlik haliyle sürmektedir. Ezilenlere ve muhaliflere karşı bazen gizli ya da açık yürütülen bu savaş hali, insanlık tarihinde Nesimi’nin derisinin diri diri yüzülmesinden, günümüzde direnenlerin kuyu tipi tabutlara gömülmesine kadar uzanan cinayet serisidir.

İşte bu kesintisiz abluka karşısında, hayatını öğrencilik yıllarındaki gençlik mücadelesinden emek mücadelesine ve oradan devrimci tutsaklık mücadelesine kadar bu egemen gericiliğe karşı durmaya adamış olan Gürkan Türkoğlu’nun tavizsizliğini ve sarsılmaz iradesini derin bir saygıyla selamlıyoruz. Kendisine en başından beri savaş ilan etmiş bir sisteme karşı duyarsız kalmayı reddeden Türkoğlu, Nesimi’nin derisinin diri diri yüzülmesinden bugünün hücrelerine uzanan o zalimlik çizgisine karşı bedeniyle en net yanıtı vermiştir.

Frantz Fanon’un tarif ettiği egemenin saf ve ölçüsüz patolojik şiddet formasyonu; Türk devletinin Kürt şehirlerine tanklar sokmasında, sokakları savaş arenasına, bodrumları toplu mezara çevirmesinde ve zırhlı araçların arkasında insanları sürükleyerek katletmesinde kendini apaçık göstermektedir. Bu akılalmaz barbarlık pratikleri, sadece bir kesime yönelik fiziksel bir imha değil, topluma verilen bir mesaj olarak tüm demokrasi ve insan hakları mücadelesini felç etmeyi amaçlayan topyekün bir teslimiyet kampanyasıdır.

Genel anlamının yanı sıra tutsaklık özelinde de düşünüldüğünde; iktidar için siyaset zaten savaşın başka araçlarla devam ettirilmesidir. Devletin daha ilk andan itibaren "hukuk" kılıfıyla başlattığı örgüt üyeliği iddiaları, mahkemelerde mutlak düşman görme anlayışıyla tutsağı doğrudan bir imha nesnesi olarak kodlayan o stratejik planın ilk adımıdır. Bu düşmanlaştırma siyaseti doğrultusunda inşa edilen, Vietnam’daki "Kaplan Kafesleri"nin güncellenmiş modern hâli olan "Kuyu Tipi" (S ve diğer Yüksek Güvenlikli) tecrit hapishaneleri ise, insanı canlılığa aykırı bir yalnızlığa ve bilinci yok eden bir zamansızlığa kilitleyerek fikren diz çöktürmeyi ve bedenen felç etmeyi hedefleyen, insanlığın değerlerinin dibe vurdurulduğu en alçak mekânsal saldırı alanlarıdır.

Dışarıdaki devrimci-demokratik kamuoyu sadece kaba gücün baskı ve korku kıskacıyla sessizleştirilmemekte; iktidar, kitleleri tüketim kültürü, dijital ağlar ve benzeri unsurlarla atomize eden ideolojik aygıtlarını da senfonik bir düzenle devreye sokarak iyi organize edilmiş bir felsefi ve politik kuşatma yürütmektedir. Dışarıdaki bu toplumsal başkalaşımın getirdiği duyarsızlıkla zor aygıtlarının doğurduğu sessizlik karşısında; kendisini ezilenler cephesinde konumlandıran ve egemenler tarafından zaten en başından beri savaş ilan edilen devrimci tutsaklar için bedenlerinden başka hiçbir öz savunma ve ses duyurma aracı kalmamakta; tutsaklar kendi bedenlerini son mevzi olarak ileri sürerek adeta ölüme yatırmaktadır.

Tutsak, daha en baştan içeriye alınarak tecrit uygulamalarıyla zamana yayılmış, sessiz ve beyaz bir ölüme mahkum edilmektedir. Bunun son dönemdeki en derinleştirilmiş, en insanlık dışı şekli ise tutsakları S tipi kuyu hapishanelerine atarak öldürmektir. İktidar, çok basit insani düzenlemelerle çözebileceği bu sorunu kronik bir kasıtla ve varoluşsal nedenlerle derinleştirmekte; tutsaklar ise tarihten bugüne bu yavaşlatılmış imhayı reddederek süreli-süresiz açlık greviyle, ölüm orucuyla bedenini siper ederek karşı durmaktadır. Bu noktada iktidar, güç dengeleri kendi lehine olduğundan bu direnişe bir kez daha duyarsız kalarak, saldırısını sürdürür ve ikinci tutumunu belirler; tecrit uygulamalarıyla zamana yayılan o ilk imha saldırısı, yerini göz göre göre işlenen doğrudan bir cinayete bırakır.

Bu doğrudan cinayetin en vahşi aracı ise "hayat kurtarma" şeklinde sunulan zorla müdahale işkencesidir. Geçmişte de benzer şekilde hapishanelerdeki toplu katliamları "Hayata Dönüş" diye kodlayan Türk egemenlik sistemi kelime oyunlarıyla gerçeği ters yüz etmektedir. Buradaki asıl amaç bir hayatı kurtarmak değil, devrimci iradeyi sarsmaya çalışmak ve tıbbi zorbalıkla sakatlamaktır. Böylece egemen, tecritle yok edemediği devrimci özneyi bu şekilde katletmeyi ya da enkaza çevirmeyi murat eder.

Kuyu tipi zindanların bu vahşi imha politikasına karşı bedenini ölüme yatıran Gürkan Türkoğlu, 13 Nisan'da kaldırıldığı hastanede yasa dışı ve insanlık dışı zorla müdahale cenderesine maruz bırakılmasına rağmen, kuyu tiplerinin kapatılması talebindeki kararlılığını sürdürmüştür. Zorla müdahalenin ve yoğun bakım sürecinin yarattığı tahribat nedeniyle 5 Temmuz 2026 günü yaşamını yitiren Gürkan Türkoğlu'nun sarsılmaz iradesi önünde derin bir saygıyla eğiliyoruz. Anısını; tecrit duvarlarının ve tüm zindanların yıkıldığı, insanlığa yakışır, sömürüsüz bir dünya ve sınıfsız topluma ulaşma mücadelesinde yaşatacağız.

Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu Tutsaklarla Dayanışma Komitesi